15 Şubat 2020 Cumartesi

KUR’AN’I ANLAMADA KUR’ANÎ USUL
Dinî tedrisat yapılan yerlerde bize Kur’an’ı anlamak adına “Tefsir Usulü” diye bir takım bilgiler öğretilir. Hemen hepimiz, bu bilgileri sorgulamadan kabul ederiz. Hatta zaman içinde bunların Kur’an’ı anlamada yegane kurallar olduğunu söyleyecek bir noktaya bile ulaşırız. Kur’an’da Kur’an’ın anlaşılması için bir usul olup olmadığı gibi bir soru aklımızın ucundan bile geçmez. Dahası; bir gün hasbel-kader Kur’an’ın anlaşılması yolunda Kur’anî usulle tanışacak olursak şiddetli bir tebki bile verebiliriz. Bunu da yine Allah adına, Kur’an adına yaparız. Bu söylenenler belki şu an itibariyle garib gelecek ama Kur’an’da Kur’an’ı anlamak için bir usul mevcut ve biz de bu yazımızda Allah kısmet ederse bunu anlatmaya gayret edeceğiz.
Malumunuz olduğu üzere bir konuyu anlamak, bazen anlatmak için yeterli olmayabilir. Ben de şu an itibariyle Kur’an’ı anlamada Kur’anî bir usul olduğunu biliyorum ancak nasıl anlatacağım hususunda sıkıntılarımın olduğunun da farkındayım. Yine de okuyucuların hoşgörüsüne sığınarak bildiklerimi, anladıklarımı yazmak istiyorum. Bu usulü şahsen kendim keşfetmiş değilim. Fatih Orum, Kur’ân ve Sünnet Temelinde Kur’ân’ı Anlama Usûlü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul 2013 unvanlı eser öncelikli olmak üzere Abdulaziz Bayındır, Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul 2011 unvanlı eserlerden istifade ettiğimi bilhassa belirtmeliyim. Bu arada bu yazının, bahsi geçen eserlerin birebir kopyası olmadığını da söylemeliyim.
الر ۚ تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ
Elif, lâm, râ. Bunlar, açıklayıcı kitabın ayetleridir.” (Yusuf 12/1)
Bu ayet ve daha başka ayetlerde Kur’an’ın açık bir kitap olduğu ifade edilir. Bu hususla ilgili; Şuara, 2; Kasas, 2; Zuhruf, 2; Duhan, 2 ayetlerine bakılabilir. Ancak bu açık kitabtan tam anlamıyla istifade edebilmek için belli bir usul üzere hareket etmek zarureti vardır. Bu usul yukarıda dediğimiz gibi Kur’an’da mevcuttur ve ayrıntılı olarak da anlatılmıştır.
Kur’an’da Kur’an’ın niçin gönderildiği birçok ayette ifade edilir. Biz, bu yazımızda nasib olacak olursa Kur’an’ın Kur’an’la açıklanması usulünden bahsedeceğimiz için Kur’an’ın niçin gönderildiği meselesi üzerinde fazla durmayacağız. Sadece konuya giriş mahiyetinde Nahl suresi, 89. ayetini vermekle iktifa edeceğiz.
وَيَوْمَ نَبْعَثُ فِي كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا عَلَيْهِم مِّنْ أَنفُسِهِمْ ۖ وَجِئْنَا بِكَ شَهِيدًا عَلَىٰ هَٰؤُلَاءِ ۚ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِّكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرَىٰ لِلْمُسْلِمِينَ [١٦:٨٩]
Her topluluk için kendi içlerinden kendileri aleyhine şahid tuttuğumuz gün seni de bunlar üzerine şahit tutacağız. Bir de biz, bu kitabı her şeyi açıklayıcı ve ona teslim olanlar için bir yol gösterici, bir rahmet ve bir müjde olarak sana indirdik.” (Nahl, 89)
Bu ayette görüldüğü gibi Kur’an’da bütün meseleler, başka bir kaynağa ihtiyaç duyulmadan açıklanmıştır. Ancak “Bu açıklamanın mahiyeti nedir?”, “Hangi metod, hangi usul kullanılmıştır?” gibi soruların cevap bulması gerekmektedir. İlgili sorularla ilgili cevabları bulmaya çalışacağız. Bu arada bize faydası olur düşüncesiyle mealini vereceğimiz ayetlerde geçen bazı kelimelerin kök harflerini büyük harfle yazacağımızı söylemeden geçmeyelim. Ancak bazen bu; Arap Alfabesinde bulunan bazı harflerin Latin Alfabesinde olmaması sebebiyle mümkün olmayabilmektedir. Bu hususun göz önünde bulundurulması faydalı olabilir.
وَلَقَدْ جِئْنَاهُم بِكِتَابٍ فَصَّلْنَاهُ عَلَىٰ عِلْمٍ هُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ [٧:٥٢]
İman ederek ayakta kalacaklar için yolu göstersin ve ikram olsun diye biz, onlara bir usul üzere taFSiL ettiğimiz bir kitap gönderdik.” (Araf, 52)
Bu ayette bizim, taFSiL ettiğimiz diye verdiğimiz kelime FaSsaLna kelimesi olup ayrıntılı kıldık, detaylandırdık diyebileceğimiz bir anlama sahibtir. taFSiL yapılırken, bir usul üzere yapıldığı ayette ‘alâ-ilmin tabiri ile beyan edilmektedir. Mademki Kur’an, bir usul üzere taFSiL edildi; bizim de bu usule göre hareket etmemiz ve Kur’an’ı anlamada Kur’anî usulü kullanmamız zaruret halini alır. Tabii ki öncelikle bu usulü bilmemiz gerekir.
Elif, lâm, râ. Bu; ayetleri hakîm ve habîr olan tarafından muHKeM kılınmış ve de taFSiL edilmiş bir kitabdır. (1) Allah’tan başkasına boyun eğmeyesiniz diye böyle yapılmıştır. Bana gelince; ben, onun tarafından size gönderilmiş bir uyarıcı, bir müjdeciyim. (2)” (Hud, 1-2)
Allah, Araf suresi, 52. ayetinde “kitabı taFSiL ettiğini” söylemişti. Hud suresi, 1. ayetinde bu söylediklerini biraz daha açmakta ve Kur’an ayetlerinin muHKeM kılındığını ve muHKeM’lerin de taFSiL edildiğini söylemektedir. Bunu da niçin yaptığını 2. ayette söylemektedir. Önemine binaen bunu bir ara not olarak düşelim. Şayet biz; Allah’tan başkasına boyun eğmenin ne demek olduğunu bulmak istersek bununla ilgili ayetleri bulmamız gerekmektedir. Eğer bunu yapmaz da işin içine başka varlıkları dahil edersek o varlıklar kendi anlayışlarına göre ayetleri taFSiL edecekleri için Allah adına taFSiL’de bulunmuş olacak ve sonuç olarak da onların sözleri, Allah’ın sözü yerine geçecektir. Tabiatı ile bu da o varlığın ilahlaşmasına ya da ilahlaştırılmasına yol açacaktır. Böyle bir sonucun ortaya çıkmasını engellemek adına Allah’ın elçisinin (Rasulullah) üzerine ne düştüğü de hemen ifade edilerek ortaya konmuştur. Buna göre Rasulullah, “uyarıcıdır”, “müjdecidir”. Buradan anlıyoruz ki açıklama yetkisi, Rasulullah’a bile verilmemiştir. Sanırım, bu hususla ilgili bize ne öğretildiği kafamızda şöyle bir canlanmıştır. Bize; “Kur’an’ın tefsirini ilk yapan Peygamberdir.” diye öğretilmişti, değil mi? Hatta bu kadar da değil; “Peygamberin sünneti olmazsa Kur’an’ı anlayamayız.” denmişti. Haklı olarak “O zaman Peygamberin sünnetini nereye koyacağız?” diye bir soru aklımıza gelecektir. Bu; üzerinde çalışma yapılması gereken bir konudur. Ancak burada anlatılanları tam olarak anlayabilirsek; Rasulullah’ın sünnetinin ne olduğunu da anlayabiliriz, diye düşünüyorum.
هُوَ الَّذِي أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ ۖ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ ۗ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ ۗ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا ۗ وَمَا يَذَّكَّرُ إِلَّا أُولُو الْأَلْبَابِ [٣:٧]
Sana bu kitabı indiren odur. Kitabın bir kısmı muHKeM’dir ki onlar kitabın nüvesini teşkil ederler. Diğerleri de muteŞaBiH’tir. Kalplerinde yamukluk olanlar, fitne çıkarma ve tevil etme arzusu ile muteŞaBiH olanına uyarlar. Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez. O usulü kavrayanlar da ‘Biz onu kabul ederiz. Hepsi de Rabbimizin katındandır.’ derler. Ancak akl-ı selim olanlardan başkası bunu elde edemezler.” (Al-i İmran, 7)
Asıl metinde geçen “ve’r-RaSiHune ale’l-ilmi” ifadesine “o usulü kavrayanlar” anlamını vermiş olmamız dikkatinizi çekmiş olmalı. Araf suresi, 52. Ayette bir usulden bahsedilmişti. Eğer bir usul varsa bir de onu kavrayacak olanların olması gerekir. “RaSiHun” kelimesine “kavrayanlar” anlamını vermemizin sebebi budur. Ayetler arasındaki bağlantıyı göz önünde bulundurunca bu anlamın verilmesi kaçınılmaz oluyor. En azından şahsen anladığım bu. Eğer bundan önce de bu yapılmış olsaydı RaSiHun kelimesi üzerinde yapılan tartışmalar yaşanmazdı. Bunu; yazı tamamlanınca daha iyi anlayabileceğimizi umuyorum.
Hud suresi, 1. ayetinde Allah, “kitâbun uHKiMet=muHKeM kılınmış kitab”, ardından da “FuSsiLet=açıklanmış” demişti. Al-i İmran, 7. ayetinde bunu biraz daha ayrıntılı olarak vermektedir. Hud suresinde yaptığı işlemi burada isimlendirmekte ve ayetleri muHKeM ve muteŞaBiH olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Buna göre; muHKem ayetler, hüküm bildiren ayetlerdir. Bunları ana cümle olarak da ifade edebiliriz. muHKem’lerin taFSiLi’ni veren, başka bir ifade ile ayrıntılarını veren ayetler de muteŞaBiH ayetlerdir. Hatırlarsanız; muHKem ve muteŞaBiH ayetler de bize farklı öğretilmişti.
اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُّتَشَابِهًا مَّثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَىٰ ذِكْرِ اللَّهِ ۚ ذَٰلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَن يَشَاءُ ۚ وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ [٣٩:٢٣]
Allah, sözün en güzelini muteŞaBiH meSâNÎ bir kitab olarak yürürlüğe koymuştur. Rablerinden çekinenlerin ondan ciltleri titrer ve kalbleri Allah’ın zikrine meyleder. Bu; Allah’ın hidayetidir. Onunla gereğini yapanları yola koyar. Allah kimi yoldan çıkartırsa da artık onu yola koyacak yoktur.” (Zumer, 23)
Hud suresi, 1. ayetinde “muHKeM kılınmış ve de tafsil edilmiş bir kitab” denmiş; Al-i İmran suresi, 7. ayette de “ayâtun muHKeMâtun=muHKeM ayetler”, “uharu muteŞâBiHâtun=diğerleri muteŞaBiH’tir” denilerek aradaki bağ kurulmuştu. Bu ayette geçen
muteŞaBiH ifadesi ile de Al-i İmran suresi, 7. ayeti ile bağ teşkil edilmektedir. Al-i İmran suresi, 7. ayeti de diğer ayetlerle ilişkili olduğu için tabiatı ile Zumer suresi, 23. ayeti de önceki ayetlerle ilişkilidir ve yeni bir ayrıntı daha verilmektedir. Al-i İmran suresi, 7. ayetinde
bahsedilen muHKeM ayetlerle muteŞaBiH ayetlerin teşkil ettiği kümelere bu ayette “meSâNΔ denmektedir. meSâNÎ, ikişerli” demektir. muteŞaBiH meSâNÎ de “Benzeşen ikişerli” gibi bir anlama gelmektedir. Hem muHKeM hem de muteŞaBiH ayetlerin her ikisi de bir konunun üyeleri oldukları için benzeşmektedirler. Bu söylediklerimizi başka türlü ifade edecek olursak; buradaki muteŞaBiH tabiri, hem muHKeM hem de muteŞaBiH ayetler için kullanılmıştır. meSâNÎ de bu ikisi bir araya geldiği için kullanılmıştır. Neticede ortaya ayetlerden müteşekkil bir küme elde edilmektedir. Buna göre küme de herhangi bir konu hakkında ilgili ayetlerin bir araya getirilmesinden müteşekkil bir yapı olmuş oluyor ki Kur’an’da buna kur’an denmektedir.
Meseleyi daha iyi anlayabilmek için Al-i İmran suresi, 7. ayetinde geçen ve bizim kitabın nüvesi diye tercüme ettiğimiz ummu’l-kitab tabirinin ne olduğuna kısa bir göz atmamız icab etmektedir. Bu, yukarıda verdiğimiz Zumer suresi, 23. ayetini daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Ummu’l-kitab tabiri, Al-i İmran suresi, 7. ayeti de dahil olmak üzere üç yerde geçmektedir. Önce Ra’d suresi 39. ayetini ele alalım. Ancak bu ayetin anlamını daha iyi anlamak için bir önceki ayetle birlikte değerlendirelim.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلًا مِّن قَبْلِكَ وَجَعَلْنَا لَهُمْ أَزْوَاجًا وَذُرِّيَّةً ۚ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ أَن يَأْتِيَ بِآيَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ ۗ لِكُلِّ أَجَلٍ كِتَابٌ [١٣:٣٨]
يَمْحُو اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ ۖ وَعِندَهُ أُمُّ الْكِتَابِ [١٣:٣٩]
Biz senden önce de rasuller gönderdik. Onlar için eşler ve nesiller var ettik. Allah’ın izni olmadıkça bir ayet getirmek hiçbir rasule düşmez. Her ecelin bir hükmü vardır. (38) Allah, planladığı şekilde ya yok eder ya da sabit tutar. Ümmü’l-kitab onun yanındadır.(39)” (Ra’d, 38-39)
Bu ayetleri dikkatle incelediğimizde rasullerle gönderilen ayetlerin Allah’ın katında bulunan ümmü’l-kitab’ta kayıtlı olduğunu ve Allah’ın neler yapacağının da burada kayıtlı olduğunu anlıyoruz.
Zuhruf suresi, 4. ayetini de 2. ve 3. ayetleriyle birlikte alalım.
وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ [٤٣:٢]
إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ [٤٣:٣]
وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ [٤٣:٤]
Apaçık kitaba yemin olsun. (2) Biz, onu Arapça KuR’an olarak hazırladık. Belki akıllı olursunuz. (3) O, bizim katımızda yüce, hakim olan ümmü’l-kitabtadır. (4)” (Zuhruf, 2-4)
Ra’d suresi, 39. ayetinde kullanılışına ilave olarak burada ümmü’l-kitab’ta bulunan hükümlerin Arapça olarak hazırlandığını müşahede etmekteyiz. Buradan “Ümmü’l-Kitab Arapçadır.” gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Eğer böyle anlarsak ümmü’l-kitab’taki bilgilerin başka dillerde de gönderildiğini ifade eden başta İbrahim suresi, 4. ayeti olmak üzere bazı ayetleri anlamakta zorluk çekeriz. Demek ki Kur’an, ümmü’l-kitab’ın Arapça versiyonunu bünyesinde barındırmaktadır.
Zuhruf suresi, 3. ayetinde geçen “Arapça kur’an” diye çevirdiğimiz kelime, asıl metinde “kur’anen arabiyyen” olarak geçmektedir. KuR’an kelimesinin kök harfleri KR’’dir. ’ işareti ile gösterdiğimiz harf “elif” dediğimiz harftir. “KuR’an”, az önce bahsettiğimiz gibi “küme, gurub gibi anlamlara gelmektedir. “Okuma” anlamında kullanıldığı zaman da “harflerin” ya da “kelimelerin” ya da “cümlelerin” bir araya getirilmesi, kümelenmesi, guruplanması anlamlarını bünyesinde taşır. Sanırım bu bilginin ardından KuR’an kelimesinin geçtiği cümleyi “Biz, onu Arapça olarak küme küme hazırladık.” diye tercüme etmek uygun düşecektir. Bu bilginin ardından artık KuR’an kelimesi yerine “küme” ya da “gurup” diyeceğimizi ifade ederek tekrar konumuza geçelim.
Zuhruf suresi, 3. ayetindeki “Biz, onu Arapça KuR’an olarak hazırladık” ifadesini anlamamız son derece önemlidir. Buradan hareketle kitabın aslının ümmü’l-kitab’ta olduğunu, Arapça lisanı ile küme küme hazırlandığını anlıyoruz. Bir daha tekrar edelim. Bu noktayı anlamamız son derece mühimdir. Zira bu bizi; kümeler, Arapça hazırlandığı için ayetler arası bağlantıların ancak Arapça metin ile mümkün olacağı sonucuna götürmektedir. Sözün tam burasında “Niye Türkçe değil, kardeşim?” türünden sözler duyar gibi oluyorum. Şahsen bu konuda söyleyebileceğim ne bir bilgi ne de bir söz bulunmaktadır.
Ra’d suresi, 38-39. ve Zuhruf suresi, 2-4. ayetlerinde geçen ümmü’l-kitab ifadesini Al-i İmran suresi, 7. ayeti ile ilişkilendirirsek şöyle bir sonuca gitmek mümkündür. Allah’ın “muHKeM” olarak nitelendirdiği ayetler, Kur’an’ın özünü, çekirdeğini teşkil ederler ve Allah’ın katındadırlar. muteŞaBiH olarak ifade ettiği ayetlerse muHKeM’lerin ayrıntılarını veren ayetlerdir. Sanki sözün tam da bu noktasında muteŞaBiH’ler de Allah’ın katındaki ümmü’l-kitab’ta mıdırlar, değil midirler sorusunu sorma ihtiyacı hasıl oldu. Aslında muteŞaBiH ayetlerin ümmü’l-kitab’ta olmadığını buraya kadar verdiğimiz ayetlerden anlamak mümkündür. Al-i İmran suresi, 7. ayetinde bu; “Kitabın bir kısmı muHKeM’dir ki onlar kitabın nüvesini teşkil ederler.” denilerek açık açık söylenmektedir. Burada geçen “nüve” kelimesi yerine asıl metinde geçen kelimeyi yazarak anlam verirsek bunu daha rahat görebiliriz. “Kitabın bir kısmı muHKeM’dir ki onlar ümmü’l-kitab’tır.” İşte bu ifade; muHKeM ayetlerin ümmü’l-kitab’ta olanlar olduğunu açık açık söylemektedir.
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فِي هَٰذَا الْقُرْآنِ مِن كُلِّ مَثَلٍ فَأَبَىٰ أَكْثَرُ النَّاسِ إِلَّا كُفُورًا [١٧:٨٩]
Bu kümede insanlara her türlü misali ayrıntılı olarak verdik. Ancak çoğu, görmezlikten gelmede direndiler.” (İsra, 89)
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هَٰذَا الْقُرْآنِ لِلنَّاسِ مِن كُلِّ مَثَلٍ ۚ وَكَانَ الْإِنسَانُ أَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلًا [١٨:٥٤]
Bu kümede insanlara her türlü misali ayrıntılı olarak verdik. Ancak insan, birçok konuda münakaşa etmektedir.” (Kehf, 54)
وَلَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ آيَاتٍ مُّبَيِّنَاتٍ وَمَثَلًا مِّنَ الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلِكُمْ وَمَوْعِظَةً لِّلْمُتَّقِينَ [٢٤:٣٤]
Size; sizden önce gelip geçenlerden misaller vererek apaçık ayetler ve muttakiler için de bir hatırlatma indirdik.” (Nur, 34)
“Yukarıda verilen son üç ayet; muHKeM’midir, muteŞaBiH’midir?” diye bir soru sorsak sanırım artık “Bunlar muteŞaBiH ayetlerdir.”, diye cevab veririz. Bu kadar bilgiden sonra Kur’an’da anlatılan kıssaların da muteŞaBiH olduğunu ve ümmü’l-kitab’ta yer almadığını da rahatlıkla söyleyebiliriz.
Şimdiye kadar öğrendiklerimizi şöyle bir toparlayacak olursak; Kur’an, meSaNÎ adı verilen muHKeM ve muteŞâBiH ayetlerin bir araya getirilmesi ile Kur’an’da KuR’an adı verilen kümeler halinde Arapça olarak belli bir usule göre hazırlanmış bir kitab’tır. Kur’an’ın bu hazırlanış özelliğine uyarak ayetler silsilesini takip eder ve ne kadar fazla ayete ulaşırsak o kadar ayrıntıya da ulaşmış oluruz. Aksi halde birçok ayeti anlamaktan aciz kalarak gelenekte olduğu gibi ya “yürürlükten kaldırılmıştır” anlamında “nesh edilmiştir” ya da “anlaşılmaz” anlamında “müteşabihtir” deyip göz ardı etmek zorunda kalırız.
كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِّقَوْمٍ يَعْلَمُونَ [٤١:٣]
Bu bilen kişiler için ayetleri küme küme, Arapça olarak tafsil edilmiş bir kitabtır.” (Fussilet, 3)
Bu ayetin ilgili ayetlerle bağlantısını kurabilmek için Araf suresi, 52. ayetine gitmemiz gerekmektedir. Orada “taFSiL ettiğimiz bir kitap gönderdik.” dendiğini görüyoruz. Burada (Fussilet, 3) “taFSiL edilmiş bir kitab” dendiğine göre rahatlıkla Fussilet suresi, 3. ayetinin Araf suresi, 52. ayetini açıklayan bir ayet olduğunu anlayabiliriz. Yine bu ayetten (Fussilet, 3) Kur’an’ın küme küme ve Arapça olduğunu anlıyoruz. Bu ayete dayanarak da Kur’an kümelerine ulaşabilmek için Arapça metnin kullanılması gerektiğini söyleyebiliriz. Bu paragrafta yazdıklarımız size hiç yabancı gelmedi, değil mi? Aslında ummu’l-kitab’ın ne olduğunu anlatmaya çalışırken bu söylediklerimize de işaret etmiştik. Burada bunun bir tekrarını yapmış olduk. Ancak bu gerekliydi. Kur’an’la meşgul olan birisi iseniz zaten bunun gerekli olduğunu siz de anlamışınızdır.
وَقُرْآنًا فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَأَهُ عَلَى النَّاسِ عَلَىٰ مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنزِيلًا [١٧:١٠٦]
Onu insanlarla ara ara buluşturasın diye onu küme küme ayırdık ve aralıklarla indirdik.” (İsra, 106)
Ayette geçen “küme küme (kur’an olarak) ayırmak” kısmı; Kur’an’ın anlam kümeleri halinde hazırlandığı anlamına gelmektedir. Bunu asıl metinde geçen “alâ muksin (ara ara, aralıklarla)” ifadesi iyice pekiştirmektedir. Bu ayette geçen “kur’an” kelimesi ile aşağıda vereceğimiz ayetleri bağladığımız zaman herhangi bir konu ile ilgili kümeyi tamamlamadan hüküm verilmemesi gerektiğini de anlıyoruz.
فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ ۗ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِن قَبْلِ أَن يُقْضَىٰ إِلَيْكَ وَحْيُهُ ۖ وَقُل رَّبِّ زِدْنِي عِلْمًا [٢٠:١١٤]
Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana vahyi tamamlanmadan kur’anla hüküm vermede acele etme ve “Rabbim ilmimi artır.” de.” (Taha, 114)
لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ [٧٥:١٦]
إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ [٧٥:١٧]
فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ [٧٥:١٨]
ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ [٧٥:١٩]
Acele ile karar vermek için dilini harekete geçirme. (16) Onu toplamak ve küme küme yapmak bize düşer.(17) Onu küme küme yaptığımız zaman artık onun kümelerine tabi ol. (18) Onu açıklamak da bize düşer. (19)” (Kıyamet, 16-19)
Bu ayeti okuyunca sanırım; “O zaman Peygamberin sünnetini nereye koyacağız?” sorusuna da bir nebze olsa da cevab bulmuş oluyoruz. En azından bir fikir sahibi olmuşuzdur.
Sonuç olarak şunları diyebiliriz.
Kur’an, muHKeM ve muteŞaBiH ayetlerin bir araya getirilmesi (meSaNÎ) ile kümeler halinde teşkil edilmiştir. Her küme, kur’an olarak ifade edilmektedir. Küme içinde bulunan ayetler, birbirleri ile bağlantılı olduğu gibi kümeler arasında da bağlantılar vardır. Hatta biz burada işaret etmedik ancak temel kavramlar (mü’min, takva, birr, kafir, münafık, hikmet, zikr, salat, huda vs.) arasında da derin bağlar vardır. O yüzden bu yazıdan da anlaşılacağı gibi Kur’an’ı belirli bir kalıba sokup da tasnif etmek pek mümkün olmamaktadır. Kur’an çalışırken bütün bağlara dikkat edilmelidir. Allah’ın “Yoksa ona iftira mı ediyorlar. ‘Haydi! Allah’ın dûnunda ulaşabildiklerinizi de davet ederek benzeri bir sûre getirin. Eğer doğru söylüyorsanız bunu yaparsınız.’ de.” (Yunus, 38) demesinin temelinde Kur’an’ın bu özelliğinin büyük payı olsa gerektir.
23 Temmuz 2013
Dr. Ahmet AKMAZ

11 Mart 2012 Pazar


Selamun Aleyküm Dünya!
Kur'an'la ilgili çalışmalarımı Allah nasib ederse bu blogda yayınlayacağım.
Yazılar ilk başlarda biraz ağır gelebilir. Devam edilib okunursa çok geçmeden onlar bize biz de onlara ısınır, aramızda müthiş bir ünsiyet meydaha gelecektir.
Allah, Kur'an'ı anlayıb Kur'an'a göre yaşamayı nasib eylesin.